Remove filtering

Years

2015

Categories

Authors

ARTICLES

Editorial

Brain mapping

Turkish Title : Beyin haritalama

Gökben Hızlı Sayar,Nevzat Tarhan
JNBS, 2015, 2(3), p:89-90


Original Article

Electrophysiological measures of auditory brainstem responses to Hindi Speech stimulus in Indian adults

Turkish Title : Hintli yetişkinlerlerdeki Hindu konuşma uyaranına karşı işitsel beyinsapı elektrofizyolojik ölçümünün yanıtları

Mohammad Shamim Ansari,Rangasayee Raghunathrao
JNBS, 2015, 2(3), p:91-96

Speech evoked auditory brainstem responses (spABR) assesses brainstem ability to encode speech. However, speech representations at brainstem are affected by acoustic properties of speech, language background and experiences. Hindi has considerable acoustic differences that may evoke dissimilar ABR pattern. Therefore, our objective was to investigate the spABR to Hindi stimulus in normal hearing adults. The 5 formants Hindi stop |da| of 40ms was synthesized to elicit ABRs from 50 normal hearing adults with mean age of 22.7 (SD=2.3) years in the age range 18-25 years. The sub-cortical response latency & amplitude to consonant and vowel portion of the stimulus were recorded. Results: The spABR elicited distinctive peaks for stimulus component. The consonant portion evoked peak V and vowel portion elicited the frequency following response (FFR). The mean, median, standard deviation, minimum, maximum and 95% confidence interval of peak latency & amplitude were measured. ANOVA was studied at 5% significance levels between the current spABR and western data. Conclusions: The obtained brainstem response timing and amplitude values of transient and sustained portion of stimulus are in line with the western reports. However, considering the acoustic differences in Indian languages, culturally & linguistically sensitive stimulus should possibly be developed and norms be established.

şitsel beyin sapı uyarılmış konuşma yanıtları (spABR) konuşmayı kodlamak için beyin sapı becerilerini belirler. Ancak, beyin sapındaki konuşma simgeleri konuşmanın, dil geçmişinin ve deneyimlerinin akustik özelliklerinden etkilenir. Hindu dili, farklı işitsel beyin sapı yanıtlarını ortaya çıkarabilen hatırı sayılır derecede akustik farklılıklar içerir. Bu yüzden, amacımız normal duyabilen yetişkinlerdeki Hindu uyaranına karşı işitsel beyin sapı uyarılmış konuşma yanıtlarını (spABR) araştırmaktı. 18-25 yaş aralığındaki 22.7 yaş ortalamasındaki(SD=2.3) normal duyabilen 50 yetişkinin işitsel beyin sapını ortaya çıkarmak için 5 tane Hindu biçimlendirici durağı olan |da| sentezlendi. Gecikme süresi ve çokluğunun uyaranların ünsüz ve ünlü kısımlarına karşı korteks altı cevabı kaydedildi. Sonuçlar: İşitsel beyin sapı uyarılmış konuşma yanıtları (spABR) uyaran bileşenleri için farklı hece ortaları ortaya çıkardı. Ünsüz kısmı V hece ortasını ve ünlü kısmı da sıklığı izleyen yanıt(FFR) ortaya çıkardı. Hece ortası gecikme süresi ve çokluğunun ortalama, ortanca, standart sapma, minimum, maksimum ve %95 güven aralığı ölçüldü. Şuanki spABR ve batı dataları arasındaki %5lik önem seviyesinde ANOVA incelendi. Sonuçlar: Uyaranların uzun ve kısa süreli kısımlarının edinilen beyin sapı zamanlama ve çokluk değerleri batı datalarıyla aynı doğrultudadır. Ancak, Hint dillerindeki akustik farklılıklar göz önünde bulundurularak kültürel ve dilbilimsel olarak hassas uyaranlar imkanlar dahilinde geliştirilmeli ve normalar oluşturulmalıdır


Original Article

Neuro-Toxicological impacts of Datura Metel Linn. (Family: Solanaceae) leaves extract in mice

Turkish Title : Familyası patlıcangiller olan Boru Çiçeği(Datura Metel Lınn.)’ nin ekstresi farelerde Nöro-Toksik etkiler bırakır

Adeniyi A. Tijani,Ugbabe G. Eyineyi,Jemilat A. Ibrahim,Samuel E. Okhale
JNBS, 2015, 2(3), p:97-101

Datura metel leaves and seeds are widely used in ethno-therapeutic management of Rheumatic pain, asthma and insomnia. Its use has been associated with adverse alteration in behavior which has triggered interest in its safety on the central nervous system. This study was therefore designed to evaluate acute neuro-toxicological effects of aqueous –methanol extracts of Datura metel in mice. Oral Acute toxicity studies of the leaf extract was carried out in mice. The effects of the extract (25-100 mg/kg body weight orally) on total locomotive activity, motor coordination and spatial memory in Y-maze were evaluated in mice. The effect of Datura metel extract (25-100 mg/kg) in the presence of either atropine (0.3 mg/kg b.w.) or naloxone (0.5 mg/kg b.w., i.p.) on total locomotive activity in an open field apparatus was carried out with the view of predicting its mechanism of action. The oral median lethal dose (LD50) was greater than 2000 mg/kg b.w. The extract produced significant decrease (p<0.05) in total locomotive activity of the treated mice in the open field apparatus. The extract significantly (p<0.05) shortened the time spent on the rota-rod by mice treated with the extract and reduced spontaneous alternation behavior. Datural metel leaves extract produced in mice neuro-toxicological effects characterized by sedation and hypokinesia, motor coordination impairment and disruption of short term memory.

Boru çiçeği yaprak ve tohumları romatizma ağrısı, astım ve uykusuzluğun etno-terapötik uygulamasında yaygın biçimde kullanılmaktadır. Kullanımı, davranışlardaki olumsuz değişimlerle alakalı olması ve merkezi sinir sistemi üzerindeki güvenirliliği bu çalışmayı tetikledi. Bu çalışma Boru Çiçeğinin sulu metanol ekstresinin farelerdeki akut nöro-toksik etkilerini değerlendirmek için tasarlandı. Yaprak ekstresinin oral akut toksisite çalışması fareler üzerinde gerçekleştirildi. Ekstrenin Y-labirentteki toplam lokomotif aktivite, motor koordinasyon ve uzamsal hafıza üzerindeki etkileri (ağız yoluyla 25mg-100 kg vücut ağırlığı) farelerde değerlendirildi. Boru Çiçeği ekstresinin (25-100 mg/kg) açık alan aparatındaki toplam lokomotif aktivite üzerindeki etkisi nalokson (0.5 mg/kg b.w., i.p.) ya da atropine (0.3 mg/kg vücut ağırlığı)’ varlığında gerçekleştirilip hareket mekanizmasının tahmini maksadıyla gözlemlendi. Oral medyan letal dozu (LD50) 2000 mg/kg vücut ağırlığından daha fazlaydı. Ekstre, açık alan aparatında muamele edilen farelerin toplam lokomotif aktivitesinde önemli bir azalış (p<0.05) meydana getirdi. Bu ekstre, işleme alınan farelerin rota-rod üzerinde harcadıkları zamanı önemli derecede (p<0.05) kısalttı ve eşzamanlı değişim gösteren davranışları da azalttı. Boru Çiçeği yaprak ekstresi, farelerde sakinlik, uyuşukluk, motor koordinasyon bozukluğu ve kısa süreli hafıza bozulmasıyla nitelenen nöro-toksik etkiler meydana getirmiştir.


Original Article

Classification of schizophrenia patients by using genomic data: A data mining approach

Turkish Title : Şizofreni hastalarının genomik veri kullanarak klasifiye edilmesi: Veri madenciği yaklaşım

Kaan Yilancioglu,Muhsin Konuk
JNBS, 2015, 2(3), p:102-104

Genomic information obtained from robust analysis methods such as microarray and next generation sequencing reveals underlying disease mediating factors and potential diagnostic biomarkers. Data mining methods have been widely chosen for classification and regression studies of health sciences as well as other disciplines since the beginning. In the present study, public Gene Expression Omnibus (GEO) genome wide expression dataset (ID: GSE12679) consisting of mRNA transcripts of post-mortem brain tissues in schizophrenic and normal patients were analyzed by using Multilayer Perceptron Neural Network (MLP NN) algorithm. A set of most differentially expressed genetic features (p<0.001) were used for creating the classifier which can predict disease states in test set with ~82% accuracy. Differentially expressed genes used as classifying biomarkers gain utmost importance for revealing hidden underlying genetic factors associated with important psychiatric diseases. We could also suggest that such data mining tools might be applicable for developing genome-based diagnostic tools.

Yeni nesil sekanslama ve mikrodizilim/çip analizlerinden elde edilen genomik veriler, çeşitli hastalıkların altında yatan moleküler sebepleri açığa çıkarmakta ve potansiyel tanı biyomarkörlerinin tanımlanmasını olanaklı kılmaktadır. Ortaya çıktığından buyana klasifikasyon ve regresyon analizlerini temel alan veri madenciliği metotları çeşitli çalışmalarda sıklıkla kullanılmaktadır. Bu çalışmada, NCBI GEO veri bankasından elde edilen, post-mortem beyin dokularından elde edilmiş beyin dokularının mRNA transcript analiz verileri MLP nöral ağ algoritması kullanılarak incelenmiştir. Çalışmada, dokular arasında ki transkripsiyon düzeyleri farkları analiz edilmiştir. Transkripsiyon düzeyleri farkı kullanılarak oluşturulan klasifikatör, şizofrenik ve normal hasta gruplarını %82 kesinlikle tahmin etmiştir. Psikiyatrik hastalıkların altında yatan etmenlerin aydınlatılmasında genetik biyomarkörlerin rolü günden güne önem kazanmaktadır. Ayrıca bu çalışmada kullanılan yöntemlere benzer yöntemlerin, genom temelli tanı yöntemlerinin bulunmasında katkı sağlayacağı düşünülmektedir.


Original Article

When is the appropriate time for families to be involved in addiction treatment; From the beginning? A retrospective evaluation of inpatients in a private hospital

Turkish Title : Bağımlılık tedavisine ailenin ne zaman dahil edilmesi uygundur: Başlangıçtan itibaren mi? özel bir hastanede yatarak tedavi gören hastaların geriye dönük değerlendirilmesi

Onat Yılmaz,Serdar Nurmedov,Cemal Onur Noyan,Asli Enez Darcın,Nesrin Dilbaz,Nevzat Tarhan
JNBS, 2015, 2(3), p:105-109

Aim of the study is to investigate the referral type of dependent patients and its effect on treatment outcomes. This retrospectively designed study was conducted at a private hospital. The sample included 323 patients, and all patients’ records were evaluated according to their referral type, sociodemographic features, criminal history, relapse rates and accompanying axis II disorders. Patients were reassessed six months after their discharge by semi-structured face-to-face or phone interviews with the patient or a family member. There were significant differences in some of sociodemographic characteristics, presence of criminal records, substance use patterns and relapse rates between voluntary inpatients and coerced inpatients. These results indicate a benefit in family participation at the very early stages of dependency treatment. Prospective studies are needed to evaluate whether family participation at the beginning of dependency treatment contributes to prognosis and patient’s motivation.

Bu çalışmanın amacı bağımlılık tedavisi amacıyla hastaneye başvuran hastalarda, başvuru şeklinin ve bu şeklin tedavi sonuçlarına olan etkisinin araştırılmasıdır. Özel bir hastanede retrospektif olarak gerçekleştirilen bu çalışmaya, verilerine ulaşılabilen ve çalışmaya katılmayı kabul eden 323 hasta dahil edilmiştir. Hastaların başvuru şekli, sosyodemografik özellikleri, kriminal kaydı, relaps oranları ve eşlik eden eksen II psikiyatrik tanılar arasındaki ilişkiler araştırılmıştır. Taburcu edildikten altı ay sonra, yarı yapılandırılmış görüşme formu ile hastaların kendisi ya da bir aile üyesi ile yüz yüze ya da telefonla görüşme sağlanmıştır. Kendi isteği ile hastaneye başvuran hastalar ile bir başkası tarafından yönlendirilen hastalar arasında, sosyodemografik özellikler, criminal kayıt varlığı, uyuşturucu madde kullanım paternleri ve relaps oranları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Bu çalışmanın sonuçları, bağımlılık tedavisinin daha erken basamaklarında ailenin de tedaviye katılımının yararlı olduğuna işaret etmektedir. Bağımlılık tedavisinin başlangıcında, ailenin tedaviye katılımının prognoza ve hastanın tedavi motivasyonuna hangi ölçüde katkı sağladığına dair ilerleyen dönemde gerçekleştirilecek çalışmalara gereksinim duyulmaktadır.


Review Article

N-Acetylcysteine in treatment of Trichotillomania

Turkish Title : Trikotilomanide N-Asetilsistein kullanımı

Hüseyin Bulut,Gökben Hızlı Sayar
JNBS, 2015, 2(3), p:110-113

Trichotillomania is a chronic mental disorder characterized by recurrent hair-pulling. Hoarding, excoriation and trichotillomania are classified as obsessive-compulsive related disorders in DSM-5, which share similar clinical presentations, characterized by inappropriate and excessive repetitive behaviors and dysregulation of inhibitory control processes. Research evidence suggests that abnormalities in the cortico-striato-thalamic-cortical circuits are one of the key factors underlying the pathophysiology of obsessivecompulsive related disorders, including trichotillomania. Glutamate is the primary neurotransmitter within the cortico-striato-thalamiccortical circuits. Therefore, the use of glutamate-modulating agents is subject to interest for obsessive-compulsive related disorders. N-acetylcysteine, a derivate of the amino acid L-cysteine, has been explored as potential therapy for obsessive-compulsive related disorders, including trichotillomania. Pharmacotherapies that target the prefrontal glutamatergic system, such as N-acetylcysteine, may correct the underlying pathophysiologic abnormalities and symptoms of trichotillomania. Even a limited number of studies are suggesting that N-acetylcysteine is a promising treatment option, these studies did not assess treatment effects exceeding 3-4 months treatment period. Longer term effects of N-acetylcysteine therapy in trichotillomania require further evaluation.

Trikotilomani tekrarlayan saç çekme ile karakterize kronik bir ruhsal bozukluktur. DSM-5’te istifleme, ekskoriasyon ve trikotilomani, uygunsuz ve aşırı tekrarlayıcı davranışlar ve inhibitör kontrol süreçlerinin bozulması ile karakterize benzer klinik sunumlar paylaşan bozukluklar olarak “obsesif-kompulsif ilişkili bozukluklar” olarak sınıflandırılır. Araştırma bulgularına göre kortiko-striato-talamik-kortikal devrelerde anormallikler, trikotilomaninin de dahil olduğu obsesif kompulsif ilişkili bozuklukların patofizyolojisinde yer alan en önemli faktörlerden birisidir. Glutamat kortiko-striato-talamik-kortikal devrelerde birincil nöroiletkendir. Bu nedenle, glutamat modüle edici ajanların kullanımı, obsesif kompulsif ilişkili bozukluklar için ilgi çekicidir. N-asetilsistein, amino asit olan L-sisteinin bir türevidir ve trikotilomani de dahil olmak üzere, obsesif kompulsif ilişkili bozukluklarda potansiyel tedavi olarak incelenmiştir. N-asetilsistein gibi prefrontal glutamaterjik sistemi hedefleyen farmakoterapiler, trikotilomani belirtileri ve altta yatan patofizyolojik bozukluklarda etkili olabilir. Sınırlı sayıda çalışmada N-asetilsistein umut verici bir tedavi seçeneği olarak izlenmiş olsa da bu çalışmalar 3-4 ay tedavi süresini aşan etkinliği değerlendirmemiştir. Trikotilomaninin N-asetilsistein ile tedavisinin uzun dönemli etkileri incelenmelidir.


Review Article

The more brain parts are involved, the better is learned and performed

Turkish Title : Öğrenme ve performans, değişik beyin bölümlerinin katılımı oranında artar

Levon Antikacioglu
JNBS, 2015, 2(3), p:114-116

In this article, has been discussed the characteristics that make knowledge unforgettable. The attention has been attracted to the role of the involvement of multiple brain layers, locations and connections, in learning and performing process. It is sustained that “learning and performing are systemic issues” and proposed that “a successful learning and performance is directly proportional to the sum of created appropriate personal ties – created personal functional connectomes - in the entirety of the central nervous system” and the “strength or weakness of a learned material is directly proportional to the quantity, quality and intensity of the ties made within the entire Central Nervous System Network”. In other terms; the more brain parts are involved the better is learned and performed. And, it has been outlined that “the same fact is the explanation of why in different subjects, the memory storages are relatively in different localities, and in vague concentrations.”

Bu makalede, bilgiyi unutulmaz kılan karakteristikler tartışılmıştır. Bu amaçla dikkatler, çoklu beyin katmanlarının, lokasyonlarının ve bağlantılarının, öğrenme ve performansa katılımlarının rolüne çekilmiştir. Sonuçta, “öğrenme ve performansın sistemik bir konu olduğu” ve “başarılı bir öğrenme ve performansın, Merkez Sinir Sisteminin bütünü içinde, kurulmuş olan uygun kişisel bağlantıların (yaratılmış kişisel fonksiyonel konnektomların) toplamı ile doğru orantılı olduğu” ve “öğrenilmiş materyalin zayıf ya da güçlü oluşunun, Merkez Sinir Sistemi Ağının bütünü içindeki bağlantılarının kalite, kantite ve yoğunluğu ile doğru orantılı olduğu” teklif edilmiştir. Başka bir deyişle, “öğrenme ve performansın, beyin bölgelerinin katılımı oranında arttığı” ileri sürülmüştür. Bu olgunun da, “farklı bireylerde hafıza depolamasının neden, nisbi olarak farklı yerlerde ve düşük yoğunluklarda oluştuğunu”, açıkladığı belirtilmiştir.


Case Report

Early onset progressive nonfluent aphasia

Turkish Title : Erken başlangıçlı progresif tutuk afazi

Evrensel Alper,Cömert Gökçe,Şalçini Celal
JNBS, 2015, 2(3), p:117-119

Progressive nonfluent aphasia is a slowly progressive degenerative disease characterized by atrophy in left hemisphere particularly frontotemporal. It is one of three subtypes of frontotemporal lobar degeneration (frontotemporal dementia). Unlike Alzheimer’s disease it begins between 45-65 years of age and occurs equally in both sexes usually. The reported youngest case was 21 years old. Atrophy is seen in the left hemisphere more in temporal lobe on magnetic resonance imaging. Approximately half of the cases have family history. In early it might confuse with depression and therefore diagnosis may be delayed. Brain magnetic resonance imaging is important for verification of diagnosis. In this paper, a case who early onset progressive nonfluent aphasia was mentioned.

Progresif tutuk afazi, sinsi başlangıçlı, yavaş ilerleyen, sol hemisferde (özellikle frontotemporal) atrofi ile seyreden dejeneratif bir hastalıktır. Frontotemporal lobar dejenerasyonun (frontotemporal demans) üç alt tipinden biridir. Alzheimer hastalığının aksine genelde 45-65 yaş arasında başlar ve her iki cinsiyette eşit oranda görülür. Bildirilmiş en genç olgu 21 yaşındadır. MRI’da sol hemisferde daha çok temporal lobda atrofi görülür. Olguların yaklaşık yarısında aile öyküsü vardır. Erken dönemlerde depresyon ile karıştırılabilir. Bu nedenle tanıda gecikilebilir. Beyin MRI tanıyı doğrulamada önemlidir. Bu makalede erken başlangıçlı bir progresif tutuk afazi olgusu sunulmuştur.


Letter to Editor

The effects of tv watchıng on the autism like symptoms: An opinion about the pathophysiology

Turkish Title : Tv izlemenin otizm benzeri semptomlara etkisi: Patofizyoloji ile ilgili bir düşünce

Zeynep Cubukcuoglu-Tas
JNBS, 2015, 2(3), p:120-120


Original Article

Diagnosis of attention deficit and hyperactivity disorder among patients with substance use disorder and association with sociodemographic and clinical characteristics: A retrospective study

Turkish Title : Madde kullanım bozukluğu olan hastalarda dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısı ve sosyodemografik ve klinik özelliklerle ilişkisi: Retrospektif bir çalışma

Serdar Nurmedov,Onur C Noyan,Aslı E Darçın,Onat Yılmaz,Nesrin Dilbaz
JNBS, 2015, 2(2), p:50-55

Objective: Substance use disorders (SUD) are chronic, relapsing disorders in which compulsive behaviors persist despite severe negative consequences. SUD is frequent among patients with ADHD and ADHD is frequent among patients with SUD. The aim of this study was to investigate the prevalence of ADHD among patients with substance abuse/dependence according to DSM-IV TR retrospectively, and to demonstrate whether the diagnosis of ADHD is associated with sociodemographic and clinical characteristics of these patients. Method:We analyzed the medical records of 485 patients. All participants were diagnosed as having alcohol or substance abuse/dependence.Socio-demographic and data regarding clinical characteristics were derived from patient records. Results: Of the included 395 participants, 37 (9.4%) were female and 358 (90.6%) were male. The mean age was 31.53±10.44 years. Comorbid ADHD was diagnosed among 82 (20.8%) of all participants. The mean age in ADHD group was significantly lower than that of the group without ADHD (27.10± [7.87] versus 32.69± [10.73], p<0.05).Also, rate of remission was significantly lower in the group without ADHD (%48.8 vs. %33.2, p<0.05). Cannabis and derivatives abuse/dependence were found to be higher in the group with ADHD, whereas alcohol or multidrug abuse/dependence were higher in the group without ADHD comorbidity (p<0.05). Conclusion: In conclusion, we found that in the majority of the participants with ADHD had their diagnosis after the substance use problems had developed. This finding suggests that ADHD can be underdiagnosed in adults and we should be aware of this diagnosis.

Amaç: Madde Kullanım Bozukluğu (MKB), olumsuz sonuçlarına karşın kompulsif madde kullanımının devam ettiği yineleyen, kronik bir hastalıktır. MKB, DEHB’si olan bireylerde, DEHB de MKB’si olan bireylerde daha sıktır. Bu araştırma, DSM-IV TR’ye göre madde bağımlılığı/kötüye kullanımı olan bireylerde DEHB sıklığının ve sosyodemografik ve klinik özellikleri ile ilişkisinin araştırmayı amaçlamıştır. Yöntem: Bu araştırmada 485 hastanın tıbbi kayıtları incelenmiştir. Hastaların hepsi alkol veya madde kötüye kullanımı/bağımlılığı tanısını almıştır. Sosyo-demografik ve klinik özellikleri ile ilgili veriler tıbbi kayıtlardan elde edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya dâhil edilen 395 hastanın 37 (%9.4)’si kadın, 358 (%90.6)’sı erkek olduğu ve ortalama yaşlarının 31.53 ±10.44 olduğu tespit edilmiştir. DEHB komorbiditesi 82 (%20.8) hastada tespit edilmiştir. DEHB komorbiditesi olan grupta ortalama yaş DEHB komorbiditesi olmayanlara göre daha düşük olduğu tespit edilmiştir (27.10± [7.87] ile 32.69± [10.73], p<0.05). DEHB’si olmayan grupta remisyon oranı daha düşük bulunmuştur (%48,8 ile %33,2, p<0.05). Esrar ve türevleri DEHB’si olan grupta daha fazla kullanılıyor iken, alkol ve çoğul madde kullanımı DEHB’si olmayan grupta daha sık olduğu tespit edilmiştir (p<0.05). Sonuç: DEHB’si olan hastaların büyük bir kısmının tanısı madde kullanımına başlandıktan sonra konduğu tespit edilmiştir. Bu bulgular, erişkinlerde DEHB tanısının yeterince bilinmediği ve bu konuda daha dikkatli olmamız gerektiğini akla getirmektedir.


ISSN (Print) 2149-1909
ISSN (Online) 2148-4325

2017 yılından itibaren dergimiz İngilizce'nin yanında Türkçe dilinde de yayın kabulüne başlamıştır.